“Özümden Gönlümde Kalan”: Osmanlı’nın Çöküş Döneminde Balkanlardan Bir Göçün Hikayesi

"Share This, Spread the News! / "PAYLAŞIN, YAYILSIN"
İKİCAN

Yaklaşık 1-2 hafta önce değerli arkadaşım Cemile ÖZEKER hanımefendinin daveti üzerine bir şiir ve edebiyat toplantısına katıldım, Edirne’de. “Ozan Ağacı Şiir Grubu” düzenlemişti bu etkinliği ve bir de misafirleri vardı. Kırklareli’nde ikamet eden değerli bir edebiyat tutkunu; Alaeddin İKİCAN. Kendisi aynı zamanda Kırklareli Kültür Sanat ve Edebiyatçılar Derneği (KIRKSEDER) başkanıymış. Çok güzel şiirleri ve de gerçekten anlamlı ve hem hüzün hem de mutluluk veren çok güzel bir hikayesi de var. İşte o hikayeyi aşağıda paylaşıyoruz. Umarız sizlerin de beğenisini kazanır.

ÖZÜMDEN GÖNLÜMDE KALAN
 
(Osmanlı’nın çöküş döneminde Balkanlar coğrafyasında yaşayan soydaşlarımızın ana vatana göçü ile ilgili bir olaylar dizisini anlatır bu hikaye)

Cennet misali köyümüzün ne olacağı bilinmiyordu. Hangi ulusun çetelerinin köyümüzü basacağı, evleri yakıp yıkacağı meçhuldü. Zira köyümüzün bulunduğu Batı Trakya kırsal yerleşim yerleri bir Osmanlı, bir Bulgaristan, bir Yunanistan toprağı oluyordu. Balkan savaşları sona ermiş, yakıp yıkılan evlerin arasında kışın ayazını yazın kızıllığını hissettirmeyecek mekân çok azdı.

Yer su anda Yunanistan sınırlan İçerisinde kalan Batı Trakya bölgesinde Kavala lli Drama liçesi Loftişta Kasabası Proboyna Köyüydü…

Bahçede iki pilinin (tavuğun) altından yumurtaları alıyordu. Sanki fırtına öncesi sessizliği bozan anasının gür sesi kulaklarının zarını patlattı adeta.

“Hüseyin! Kardaşın Hasan’ı da al tetenlere koş git (teyzenlere koş git) onlarla bağa gitçeniz, canınıza eyi bakın.”

Hüseyin’in ise zevkine diyecek yok, sıcacık yeni çıkmış üç tane, hem de sarı kabuklu yumurta var onlara bakıyor, zevkten dört köşe oluyordu. Keyifli keyifli sırıtırken annesinin pençeleri omuzundan tuttuğu gibi onu havaya kaldırıyordu. Hayallerinin arasına reklam girmişçesine suratı dondu kaldı.

Hüseyin on iki, kardaşı Hasan ise 10 yaşındaydı. Bağda yumruk kadar cevizler çok iri kayısı, armut, ayva ve envayi çeşit meyveler vardı. Üzüm salkımlarının bir tanesi iki kilo gelebiliyordu. Bağa gideceklerini duyunca sevindi.

“Anaaa! kardaşım gelmesiiin. Ben yalnız gideyim.”

 “Olmaz!”

Kardaşın sana emanet der gibi dramatik bir bakışla ensesine okkalı bir şaplak atarak, kabalarına da bir şamar vurarak tetelerine kovaladı. Teteleri Hüseyin ve Hasan’ı çok seviyordu, aralarında iki yaş olmasına rağmen ikiz gibiydiler. Teteleri onları o gün her zamankinden daha sıcak, daha sevecen sarmışlardı. Sanki yeni ocakları burası olacak gibi bir yakınlıkta. Annesi Hüseyin’e bir kumanya, kardaşına bir kumanya hazırlayarak ellerine tutuşturdu.

Yola koyuldular, teteleri köyün dışında, bağları ise yaklaşık üç dört evlek õtedeydi. Tetesi (komşu teyzeleri) kapıda karşıladı.

“Anaaaa Hüseyin’ imle Hasan’ım gelmis, gelin gelin canlarım benim”

Deyip bir sardı bir sardı ki, sanki iki sevgilinin buluşma anı gibiydi. O gün farklı bir ilgi, farkı bir sevgi kendini perdenin arkasında gösteriyordu adeta.

Öküzleri arabaya koşan eniştesi bir çırpıda onları arabaya attı, teteleri (komşu teyzeleri) ailenin diğer bireyleri de arabada yerlerini alınca eniştenin gür sesiyle araba hareket etti. Harç hurç cagırt cugurt gibi kağnı arabası misali sesler çıkararak yola revan oldular. Belki yaya gitseler daha hızı giderlerdi ama o kadar eşya götüremezlerdi.

Sonunda bağa geldiler. Çadır kurdular, geceler geçti gündüzler geçti ama eve gitmiyorlardı. Annelerini, babalarını, agalarını özlemişlerdi, ama köye dönmüyorlardı.

Ara ara tetesi eline bir torba alıp, bir de matar suyla her gün belli saatlerde bağın yan tarafında çukur gibi bir yere gidiyordu, Dönüşte yanında getirdiği malzemeler bulunmuyordu. Onların yerine boş matara ile dönüyordu. Onları oraya niye götürüp bırakıyordu, Hüseyin buna bir anlam veremiyordu. Bir gün kardaşıyla gözleri yaşlı olduğu halde orada gezerken tetesinin gittiği çukurun önüne geldiler. Çukur adeta bir mağara gibi derine iniyordu. Merakla birbirlerine baktıktan sonra Hüseyin kardaşına,

“Sen yukarıda kal ben aşağıya ineceğim” dedi. Gerçekten mağaraydı, ileride bir ışırtı duydu, ürperdi, nefesini tutmuş soluklanamıyordu.

Bir de ne görsün? Öldürüldü diye bildikleri Emin amca ve arkadaşı orada, dimdik ayakta duruyordu. Birbirleriyle hararetle konuşuyorlardı, ama neydi konuştukları? El ve yüz hareketlerini çözemiyordu. Onu görmesinler diye taş aralığına yapışımıştı. İçeri doğru girdiklerinde kendisini kamufle ederek ve yine yukarı doğru sürünerek toprağın üzerine çıktı. Kardaşı Hasan heyecanla bembeyaz kesilmiş bir halde Hüseyin’ in suratına bakarak.  

“Aga aşağıda ne vardı, yılan mı gördün?”

“Yok” dedi, “Hemen tetemlere gidelim” ve kardaşının kolundan tuttu. Tetesine koştu, derme çatma çadırın önünde odun yakmış çamaşır için su ısıtıyordu tetesi.

“Teteee tetee” diye bağırarak koşuyordu. Tetenin yamalı eteklerine sarıldı. Korku ve heyecan ile.

“Ben gördüm, iki kişiydiler. Emin ağamı gördüm.”

Diyerek sanki bir define bulmuş gibi tetesinin (komşu teyzesi) kardaşı ve öldü bilinen Emin ağayı gördüğünü bağırarak söylüyordu. Tetesi bunu duyunca sevinçten onu saracağını beklerken, aşkıyla sert bir şamar patlattı suratına.

“Sen ne aramaya gittin oralara, niye buradan ayrılıyorsunuz” dedi. Kardasına da bir tokat vurdu.

“Sakın kimseye söylemeyin onlar orada yaşamak durumunda” deyince tekrar şaşırdı.

Zira yaşanacak yer değildi. Sanki hapis gibi o mağarada kalıyorlardı. Nereden bilsinler ki onları arayan Yunan çetelerine öldüklerini söyleyerek orada gizlediklerini, tetesinin her gün su matarası ile yiyecek getirdiği o mağaranın düşman toprağındaki vatanları olduğunu, orada Türk askerleriyle iletişim kurmaya çalışarak istikballeri ve yarınları için kafa yorduklarını, plan yaptıklarını, nereden bilebilirdi ki? Hüseyin kardaşıyla dereye indi, hala anlayamamıştı, öldü diye bilinen Emin Agayı mağarada gördüğünde, sevinçle kendilerine haber verdiği sırada niye tokat yediğini, ama bir şeyi anlamıştı. Her gördüğünü her yerde söylememesi gerektiğini anlamıştı. Zira artık gizlilik ortadan kalkmıştı, bir şekilde Yunan çeteleri o mağaraya baskın yapacaktı. Aradan iki gün geçmedi ki bir grup eşkıya pis sakallı, saç sakal birbirine karışmış sanki kırk yıldır sakal tıraşı olmamış bir şekilde nara atarak anlayamadıkları bir dille mağara tarafını işaret ederek atlarıyla oraya gidiyorlardı Bir zaman geçtikten sonra tekrar çadırlarının önünden nara atarak ve anlamadıkları dilden konuşarak hızla uzaklaştılar. Meğer onlar gördükten sonra Emin Aga ve arkadaşı orasını terk etmişti ve iyi de yapmışlardı, çünkü onlar duyulduğu zaman yunan eşkıyalarının geleceğini biliyorlardı. Tetesi hala ona kırgındı niye nara atarak bağırarak orada olduklarını söyledi diye, çünkü o günden sonra su ve katık mağaraya gitmiyordu. Emin ağaların ne olduğunu bilmiyorlardı. Ama bildikleri bir konu varsa o da uzun süre sessiz ve gözleri gülmeyen tetesinin sevinçle kendilerine doğru gelerek,

“Haydi, haydi hazırlanın büyük mübadele için anlaşma olmuş Türkiye’ye gidiyoruz. Orada çeteler yok, sefalet yok, gizlenmek saklanmak yok. Atatürk’ün memleketi var, vatanı için can atanlar var, bize orada kimse zarar veremez, ölmeden önce bir Türkiye’yi görsem diyordum, Allahım sana sonsuz şükürler olsun dualarım yerini buldu. İstanbul var ya Istanbul yedi düvelin güz koyup alamadığı, muhteşem canların kan akıttığı yer İstanbul. Bizans’ın yıllarca payitahtlığını yaptığı yer İstanbul. Osmanlının yedi kıtaya hükmettiği şehir İstanbul, orası anlatılmaz kuzucuklarım yaşanır. Hayallerimizde zenginleştirdiğimiz ama ulaşamadığımız yer Istanbul, İstanbul’un da yer aldığı Türkiye’ye gidiyoruz mübadele anlaşması olmuş, haydi haydi hazırlanın ölmeden önce görmeyi nasip edecek inşallah Allah’ım Türkiye’de, nereye iskan koyarlarsa koysunlar, kırda da olsa şeherde de olsa Türk toprağı olsun yeter. Çok şükür rabbim, çok şükür…”

Diye dua ederken dilinin çözüldüğü o anda gözleri Hüseyin ve kardaşına ilişti.

Hüzün dolu bakışlarla onları süzüyordu. Gözlerinden damlayan yaşları hissediliyordu. Rengi kızıl bir al renge döndü. Geldi bir koluyla Hüseyin’i, bir koluyla kardaşı Hasan’ı sardı. Kokluyordu, öpüyordu, bağrına basıyordu.

“Yok, yok, aa, yok sizi de götüreceğim, burada bırakamam, bizim çocuklardan derim. Sizi göz göre göre Yunanlıların eziyetine bırakamam, olmaz geleceksiniz. Siz bana Ibram ağamın emanetlerisiniz. Onlar sizler için, bizler için can verdiler. Sizi de onların kaderine bırakmam, bırakamam, bizim çocuklardan derim, derim ya inanırlar, beraber değil miyiz?”

Diyordu ama sanki kendi bile dediklerine inanmıyordu. Çocuklar ise şaşkın şaşkın birbirlerine bakıyorlardı. Onların da nefesleri tıkanmış, yutkunuyorlardı, konuşmak istiyorlar sanki dilleri lal olmuştu, konuşamıyorlardı. Nereye gideceğiz? diye düşünmeden edemiyorlardı tabi. Ama onları sahiplenmiş gibi acıyor misali bakıyordu onları acımaklı süzüyordu.

 “Yok yok geleceksiniz, tabi siz bize emanetsiniz kim kaldı ki sizden size sahip çıkacak kim var, ben daha ölmedim. Şeref- sizler kanınızı sülalenin topunu temizledi. Sizi bırakmam. Türkiye’ye sizde geleceksiniz.”

Çocuklar şaşkındı. Türkiye büyük memleket, Adı büyük şanı büyük, masal gibi kasabalar, kahraman askerleri var, her şeyden önce ninni niyetiyle geceleri kahramanlıklarını anlatırken onları uyuttukları, unutulmaz Atatürk’leri var, hayal miydi bu? teteleri (komşu teyzeleri) mi sayıklıyordu?. İnandıklarına hala inanmadıkları bu duruma adeta bayram yapıyorlardı. Gerçek olabilir mi ki? Gidebilirler miydi diye düşünürken, birkaç gün içinde trenlerin geleceği söylendi. Paket yapabilecekleri eşyaları hazırladılar. Artık İnanıyorlardı.

Tebdili mekân göründü, hazırlıklar gerçeğin fitilini ateşledi. Bayram şölenleri gibi trenler bekleniyordu. Dolu dolu tren vagonları gelmeye başlayınca teteleri onları da sıkıştırarak vagona attı, ailenin diğer bireyleri de onların ardından trendeydi. Yaşlı kadınlar ile çocukların sayısı erkek sayısına göre çok çok fazlaydı. Çünkü sağ kalanların çoğu yaşlı kadın ve çocuktu. Her gittikleri durakta vagonlar bir daha sıkışıyor, insanlar biraz daha artıyordu. Ağlayanlar, gülenler, sevinenler hasrete düşenler hepsi farklı imajdaydı. Hayaller yerini kah beklentiye cevap veren, kah alakası olmayan gerçeklere bırakıyordu. Türk topraklarına varıldığında vagonlardan inen toprağı öpüyor, ağlıyordu. Hüseyin kardaşıyla bu durumu anlamaya çalışıyordu. Ama bilerek, ama bilmeyerek onlar da gördüklerini yaptı. Toprağa yüzlerini koydular, alınlarını yapıştırdılar.

Sanki sımsıcak gelmişti o toprak onlara. Teteleri  (komşu teyzeleri) ağladığı için onlar da ağlıyordu. Ağlarken mutlu olmak, ağlarken gülmek, nasıl bir duyguydu onu yaşadılar. Hazırladıkları kumanyaları büyük bir hazla ve iştahla yedikten sonra tekrar kamyonlarla Kırklareli’nin Pınarhisar İlçesi yancıklar köyüne iskan olmak üzere geldiler. İskan yerleri burasıydı.

Kısa bir süre sonra öğrendiler ki Kırklareli’de tütüncülük yapan “Tütüncü Sülman” lakaplı ağa gibi büyük bir çiftçi ırgat arıyordu. Yancık’lara geldiğinde Hüseyin ve Hasan o kişiye önerildi. Boğaz tokluğuna artık kaderleri Kırklareli şehir merkezinde tütüncülük ve çiftçilikle geçecekti. Hüseyin daha fazla işe sarılıyor. Yaşı 2 yaş büyük olduğu için sorumluluğunu daha iyi yerine getiriyordu. Hasan burada fazla durmayarak Edirne’nin Abalar köyünde ağalık yapan birinin yanına girdi.

Kurtuluş savaşı sonrası Türkiye yavaş yavaş tanınmaya başlıyor, büyük savaşın yaralarını sarmaya çalışıyordu. Atatürk Soyadı Kanunu’nu çıkardığı zaman soyadı almak için Hasan ve Hüseyin Nüfus Memurunun karşısına çıktılar. Nüfus Memuru kendilerine dedi ki;

Size Soyadı veremeyiz, siz reşit değilsiniz, gidin ailenizden en büyüğünüz gelsin, ona soyadı vereceğiz hepiniz ailede ayni soyadını kullanacaksınız.”

Hüseyin evin büyüğü edasıyla ve kendinden emin bir şekilde;

“Evin en büyüğü benim trenlerle değiş tokuşta Drama’dan kardaşımla beraber geldik. Ailemizden başka kimse yoktur. Hepsi Yunanistan’da öldürüldüler. Sadece biz kaldık ailede, başka kimsemiz yok.”

Nüfus Memuru şaşırdı. Sanki ona cevap veren kişi büyümüş te küçülmüştü. Nasıl işlem yapacaktı. Konuşmasına devam etti.

“Peki mübadelede sizi almazlardı, büyüğünüz olmadan sizi kim getirdi yanında, yalnız gelemezsiniz?”

“Tetemlerle (komşu teyzeler), onlar Yancıklar köyünde kaldı, bizde çalışmak için ayrıldık. Ben Tütüncü Sülman ağanın yanında ırgat olarak çalışıyorum. Kardaşımda Edirne’de abalar köyünde bir ağanın yanında çalışıyor. Bizim kanımızdan sülalemizden başka kimse yok.”

Nüfus memuru şaşırmıştı. Tütüncü Sülman ve Yancıklar Köyünden teteleri (komşu teyzeleri) Hatice ve Ayşe ile de gerekli araştırmalar yapıldıktan sonra tekrar Nüfus dairesine bu iki çocuğu çağırdı. Elini çenesine getirdi. Düşünceli, duygulu ve şaşkın bir şekilde ;

“Hımm! Söyledikleriniz doğruymuş. O zaman, madem ki Yunanistan’da ailenizden sadece ikiniz kaldınız, mübadelede ikiniz geldiniz, başka kimseniz yok. Sizde isterseniz, uygun görürseniz, Yunanistan’dan ailenizden sadece İki çocuk, iki kişi, İki can geldiğiniz için sizin soyadınız da IKICAN olsun. Ne dersiniz?”    

Derken, gözyaşları tombul yanaklarından süzülüyordu. Çocuklar bir şey diyemediler. Sadece Oluur diyebildiler. Soyadları o günden itibaren İKİCAN olarak süregeldi.

Hüseyin uzun bir süre Tütüncü Sülman’da çalıştıktan sonra evlenmeye karar verdi ve oradan ayrıldı, başkalarından yarıya icar ile tarla kiralayarak hayatını idame ettirdi. Zamanın ortamında emek gücüne dayalı iş yaptığı için ameleye,  çalışacak insana ihtiyaç vardı. Eşinin varlığı ona güç veriyordu ama yeterli gelmiyordu. Bu nedenle zamanın gereği 10 çocukları oldu. Dördü çocuk yaşlarda rahmetli olunca kalan altı çocuğunun okuması için eşiyle birlikte gecesini gündüzüne kattı. Sağ kalan altı evladını hepsini okutup devlet memuru olmalarını sağlayıp bir baba için son görev olan çocuklarının evlenmelerini de temin ederek 5 Haziran 1998 tarihinde rahmetli oldu.

Sağ kalan altı çocuğundan en küçük olanı şu anda okumakta olduğunuz “hakikat” kaynaklı hikayeyi yazan kişi, yani Aleaddin İKİCAN’dır.

Bu hikaye babamlarin Yunanistan’dan göçünü anlatıyor.RUMELİ Haber Sanat Araştırma Yorum Kültür ve Turizm Dergisi’nde Ocak 2018 ayına ait 52. Sayısının 36 ve 37. Sayfalarında yayınlanmıştır (Aleaddin İkican – KIRKLARELİ).

EDİTÖR NOTU: Gönlünü edebiyata kaptırmış olan bu değerli insana bu hikayeyi bizimle de paylaştığı için özellikle teşekkür ederiz. Kendisinin çok güzel şiirleri de var ve bunların bazılarını web sayfamızda yayınlamak istiyoruz.

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *