Kısa hikaye: Mecidiye Köprüsü

"Share This, Spread the News! / "PAYLAŞIN, YAYILSIN"
MECİDİYE KÖPRÜSÜ

Bu paylaşımda Edirne yerlilerinden Mehmet Çoğ isimli yazarın bir hikayesini okuyacaksınız. Hikayenin adı, “Mecidiye Köprüsü”.

Padişah günler süren avdan yeni dönmüştü. At üzerinde iz sürmek, bir taraftan da devlet meselelerini görüşmek iyi geliyordu kendisine. Özlemişti Arda boylarını, akşam gün batımını. Hele kayıkla yaptığı geziler, herkesin diline destan olmuştu.

Sarayda bulunan maiyeti her türlü hazırlığı yapmıştı bile.

Nice düşüncelere dalmıştı Mecidiye Köprüsü üzerinde. Fetihler planlamış, saray entrikalarına karşı durmuştu. Sakince düşünebileceği ender mekânlardan biriydi burası.

Elini yüzünü yıkayarak üstünü değiştirdi, sonra da Valide Sultan’ı ziyarete gitti. Biraz sohbet ettiler. Kendisi sarayda bulunmadığı zamanlarda olan biten hakkında malumatlar aldı. Tabii Valide Sultan’ın kattığı yorumlarla verilen bilgilerdi bunlar. Koca imparatorluğu yönetiyordu ama sarayı yönetmeyi becerememişti bunca yıldır. Sonunda hayır dualarını alarak harem dairesinden ayrıldı hızlıca.

Güneşin muhteşem batışını görmek için sabırsızlığı gittikçe artmaya başlamıştı. Hele Arda Nehri’nin kenarlarında bulunan ahşaptan yapılma özel süslemeli yalılara ne demeli!

Aslında merak ettiği, İtalyan ressam Bianco’nun kendi adına namazgâha yaptığı hatıra tabloydu. Galata’da yaşayan ama İtalya’da bağlantıları olan Cenevizli Kaptan Frederik bulup getirmişti ressam Bianco’yu kendisine. Öyle bir tablo yaptırmak istiyordu ki izleri yıllarca silinmesin.

Uçları sırtına kadar uzayan yeşil eşarp, kafasında korsanlar gibi bağlanmış… Üzerinden boya damlayan fırçası, beyaz fırfırlı mintanı, altında dar kesimli eflatun bir pantolon, keçi derisinden diz kapaklarına kadar uzanan kahverengi çizmeler, bir de olmazsa olmaz boynundan aşağı sarkan siyah kayışın tutuğu ince, asilzadelere özel yapılan kılıç…

Nedense diğer asiller gibi sakal ve bıyık bırakmamıştı. Mavi gözleri, sarı saçları ayrı bir hava veriyordu ona. Arkasında kim bilir ne kırık kalpler bırakıp gelmişti buralara.

Ama gönlünü bir güzele kaptırınca yolu buralara düşmüştü karşılıksız bir aşk için.

İşte, bu hâlde görmüştü Padişah kendisini ilk defa.

Âdet hâline gelmişti, her padişah kendini hatırlatacak bir bölüme resim yaptırıyordu namazgâhta.

“Ne kadar zamanda biter?” diye sormuştu kendisine. Ressam Bianco da Padişah’ın gazabına uğramamak için aklından geçen zamandan daha uzun bir zaman söyleyivermişti.

Bir an evvel çalışmalara başlamak için eski payitahta geldiğinde önce muhteşem bağların arasından geçti. Mükemmel yapıları, her tarafı tarihle dolu alanlarla karşılaşınca gözlerine inanamamıştı bir müddet; mest olmuştu.

Aklına birden Floransa ile mukayese düştü. Nedense buranın da aşağı kalır yanı yoktu. Hele tavuk ormanının içindeki harika yeni sarayı ve köşkleri görünce gözlerine inanamadı.

İlk çizimlerini görmüştü, Padişah son hâlini de çok merak ediyordu doğrusu.

Padişah ve maiyeti ikindi vakti gelince yavaşça eski saraydan çıkarak Mecidiye Köprüsü’ne doğru yol almaya başladılar.

Yolda sohbetler olsa da namazgâhta neler olduğunu herkes merak ediyordu.

Güneş artık yavaşça Rumeli’ye doğru inmeye başlamıştı. Bu arada Ekmekçizade Ahmet Paşa Köprüsü’nü geçen kalabalık Mecidiye Köprüsü’ne girmişti bile.

Ne kadar da berraktı Arda Nehri ya Rabbi!

Hızla atından aşağıya indi ve ressam Bianco’nun kullandığı iskeleye doğru yürümeye başladı.

Her taraf kırmızı, mavi, yeşil, sarı… Her renkten boyalarla doluydu, fırçalar gelişigüzel dağılmıştı.

Kullanılmamış olanlardan bir tanesini Padişah eline aldı ve Edirne kırmızısına naifçe batırdı. Söz vermişti ressam, son fırça darbelerini kendi yapacaktı.

Tabloda resmedilen yazlık sarayın kiremitlerini boyamaya başladı yavaşça ve özenle, ardından Arda Nehri’nin berrak sularını renklendirmeye devam etti.

Bitmişti artık! Gurur ve özenle seyretmeye başladı tavandaki tabloyu.

İtalyan ressamla göz göze geldiler bir anda, hissetmişti memnuniyeti gözlerinde.

Eli kaftanın cebine gitti. Dikkatlice bir kese, ardından bir kese… Sonra son kez altınla dolu bir keseyi daha gülümseyerek İtalyan’a doğru uzattı.

Maiyeti hızla ortalığı temizlemeye başlamıştı bile. Güneşin muhteşem renk cümbüşünü batarken izlemek için sabırsızlanıyordu.

Her şey tamamdı artık. İşaret ederek İtalyan Bianco’yu oturttu. Lalalarından öğrendiği İtalyancası eşliğinde sohbete başladılar. Kısa bir süre sonra ressam izin isteyerek namazgâhtan ayrıldı.

Şimdi tam sessizlik zamanıydı. Maiyetinden çıkan sesler bir anda kesilmişti.

Bir tablo daha yerini almıştı işte.

Namazgâha kurulan koltuğuna hızla oturdu ve geriye doğru hafifçe yaslandı ve demirhindi şerbetini yudumlamaya başladı.

Rumeli’ye doğru uzandı gözleri daha uzakları görmek istercesine. Arada da gözleri yukarıya kayıyor, henüz boyaları kurumamış tabloya takılmadan edemiyordu. Karşısında artık turuncunun tüm tonları belirmeye ve dans etmeye başlamıştı.

Güneş artık yakıcılığını kaybetmeye başlamış ve turuncu renk cümbüşü başlamıştı.

Sonunda Arda Nehri’nin gök mavisi renginin üzerinde turuncu tonlarının harika şekilde uyumunu görerek akşamı tamamlıyordu Padişah.

Uzun sürecekti Padişah’ın keyfi, biliyordu maiyeti. Hazırlıklı gelmişlerdi. Yatsı ezanı okununcaya kadar sürdü seyir keyfi. İkramlar, sessizce yapılan sohbetler… Hepsinin bu seferlik sonu gelmişti.

İsteksizce kalktı koltuğundan ama kalkmadan önce demirhindi şerbetinden son yudumu almayı ihmal etmedi.

Getirilen Karacabey cinsi atına özenle bindi. Yavaşça saraya doğru yol almaya başladı mutlu bir şekilde.

Yarın Mecidiye Köprüsü’nden geçen ahali yeni tabloyu seyretmeye başlayacaktı.

Yıllarca bozulmadan durdu o resimler orada. Zamanın yıpratmasına karşı direndiler. Şimdiyse sadece farkında olmadan ya dinlenmek üzere mola veriyoruz namazgâhta ya da fotoğraf çekmek için. Dikkatimizi çekmiyor nedense orada yatan hikâye çünkü tarihi unutuyoruz, anlatmıyorlar bizlere.

Tozlu raflarda duruyor aslında. İsterseniz, yolunuz düşerse Mecidiye Köprüsü’ne bir soluklanın. Namazgâha doğru yaklaşın ve kafanızı kubbeye doğru kaldırın. Bakalım neler göreceksiniz?..

Soluk tarihin izlerinde her köşede gizli saklı hatırlanmadığı için çocuklarımıza anlatılamayan hikâyeleri siz paylaşın…”

Not: Hikaye, tamamen yazar tarafından kurgulanmıştır.

MEHMET ÇOĞ

Yazar: MEHMET ÇOĞ

Yazarın “Sokak Şarkıları” adlı kitabından alınmış ve izniyle paylaşılmıştır.

Yazarın daha önce de “Yönetme” isimli bir kitabı yayınlanmıştır.

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *